İNSÜLİN DİRENCİ (HOMA-IR)

İnsülin direnci yani HOMA-IR pankreastan salgılanan insülin hormonu ile glukozun hücre içlerine gönderilerek enerji oluşturmasına gösterilen direnç durumudur. Hücrelerin insülin hormonuna direnç göstermesi ile kan glukoz seviyesinde artış meydana gelir. Bu artış zamanla şeker hastalığının başlamasına sebebiyet verecektir. İnsüline gösterilen direnç neticesinde pankreas insülin üretimini artırarak vücutta depo edilmesine sebep olacaktır. Fazla salgılanan insülin hormonu alınan besinlerin yağ olarak depo edilmesine neden olur. Bu durum kilo artışına, karaciğerde yağlanmaya ve kalp damar rahatsızlıklarına neden olabilir. Pankreasın hücrelerin insüline direnç göstermesi neticesinde fazla çalışması durumunda pankreas yetmezliği ve diyabet gibi rahatsızlıklarla karşılaşılabilir.

 

İnsülin Direnci Belirtileri

  • Kiloda artış
  • Kan trigliserit değerinde yükselme
  • Yemek sonraları gözlenen uyku hali
  • Kilo vermede zorluk veya hiç verememe
  • Tatlı besinlere karşı aşırı istek
  • Yemek sonraları doymama hissi
  • Yemek sonrası sık acıkma
  • Terleme
  • Ellerde titreme
  • Halsizlik
  • Yorgunluk hissi
  • Unutkanlık
  • Depresyon
  • Göbek çevresinde yağlanma
  • Hipertansiyon
  • Bel çevresinin giderek genişlemesi
  • Karaciğerde yağlanma
  • Kadınlarda menstrüasyon düzensizlikleri
  • Koltuk altında, boyunda ve kasık bölgesindeki ciltte esmerleşme

İnsülin Direnci Tedavisi

İnsülin direnci olan bir hasta ideal kiloya ulaşarak, beslenme alışkanlıklarını değiştirerek ve düzenli spor yaparak bu rahatsızlıktan kurtulabilir. Hekiminizin tavsiye edeceği diyet listesini uygulamak ve düzenli egzersiz yapmak ana hedef olsa da dikkat edilmesi gereken diğer hususlarda şunlardır.

  • Şeker tüketimini oldukça azaltın. Mümkünse hiç kullanmayın. Çay ve kahve tüketirken kullanılan şekeri ilk etapta yarıya indirin. İlerleyen zamanlarda da kendinizi alıştırarak tamamen şekersiz tüketin.
  • Sigara ve alkol kullanılıyorsa bırakılmalıdır.
  • Her gün ortalama 45 dakika spor yapın. Uzun yürüyüşler yapmak en kolay spor yöntemi olacaktır.
  • Tam tahıllı besinleri tüketin.
  • Hazır gıdalardan, işlenmiş gıdalardan uzak durun.
  • Hayvansal gıdaların tüketimini minimuma indirin. Bunların yerine balık tüketimini artırın.
  • Eğer fazla kilolarınız var ise kilo vermeye ve ideal kilonuza ulaşmaya çalışın.
  • Yatma saatinize yakın yiyeceklerden uzak durun. Su haricinde içecek tüketmeyin.
  • Hazır meyve sularından ve gazlı içecekleri tüketmeyin.
  • D vitamini eksikliği insülin direncini artıran sebeplerden olduğu için kontrolü sağlanarak eksikliğinde takviyesi sağlanmalıdır.

İnsülin Direnci Nasıl Tespit Edilir?

İnsülin direnci HOMA-IR ismiyle bilinen bir test ile tespit edilir. Sabah erken saatlerde ve 10-12 saat açlıktan sonra alınan kandan bakılan bu test kan glukoz ve insülin miktarının hesaplanması yöntemiyle elde edilir. Çıkan sonucun 2.5’tan yüksek olması durumunda hastada insülin direncinin mevcudiyetinden bahsedilir.

İNSÜLİN

İnsülin kan glukoz değerinin yükseldiği durumlarda pankreas tarafından salgılanan bir hormondur. Glukozun hücre içlerine transferini sağlayarak enerji ihtiyacını karşılayan bu hormon aynı zamanda kan yağları metabolizmasında da görev yapar. Pankreasın yeterli insülini üretemediği veye ürettiği durumlarda da vücudun direnç göstermesi halinde kan şeker seviyesi yükselirken, hücre içlerine glukoz transferi sağlanamayıp enerji ihtiyacı giderilemediğinden özellikle göz ve böbrek gibi organlarda hasar görülecektir. İnsülinin salgılanmasında ki en önemli rol kan şekerinindir. Kan glukoz seviyesinin yükselmesi ile birlikte pankreasta depolanan insülin salgılanarak kan dolaşım sistemine gönderilir.

 

İnsülin 5.8 kilodalton moleküler ağırlığında, polipeptit yapılı ve glukagonla birlikte karbonhidrat metabolizmasının düzenlenmesinde görev yapan bir hormondur. Pankreasta Langerhans adacıklarında salgılandığından latince ada anlamına gelen insula kelimesinden adını almıştır. Karbonhidrat metabolizmasının birinci dengeleyicisi olan insülin hormununun protein ve yağ metabolizması üzerinde de etkileri vardır. Bu sebeple bu hormonun salgısında ki problemler vücutta birçok rahatsızlığa sebebiyet vermektedir. Diyabet rahatsızlığı olmayan tüm insanlarda vücuda alınan besinlerden enerji elde etmek için insülin hormonuna ihtiyaç vardır. Yani insülin hormonu olmadan insanın hayatını devam ettirmesi mümkün değildir. Diyabet hastalarının bu ihtiyacı dışarıdan temin etmeleri yaşamalarına devam edebilmek içindir.

İnsülinin dışarıdan vücut içine alınması haplarla sağlanamamaktadır. Şu an insülin eksikliğinin giderilmesindeki en bilinir yol enjektörler ile kas içine enjeksiyon yapılmasıdır. Bu sayede hücrelerin ihtiyacı olan glukozun hücre içlerini transferi sağlanarak enerji ihtiyacı sağlanmış olur. Bu hormonun enjeksiyon yolu ile alınması diyabet tedavisinde olmazsa olmaz olsa da sadece iğne kullanarak hastalıkla mücadele etmek oldukça güçtür.  Hekiminiz tarafından önerilen diyet listesine uygulamazsanız veya düzenli egzersizler yapmazsanız zamanla hastalığınızda ki gidişat ilerleme gösterebilecektir.

İnsülinin vücuttaki miktarı on ile on iki saat açlıktan sonra kol damarından alınacak bir tüp kan ile tespit edilebilir. Sağlıklı bir insanın insülin testi sonucu 1.9-25 µIU/mL arasındadır. Bu değerler kullanılan cihaz ve yöntemlere göre farklılık gösterebilse de rakamlarda büyük değişiklikler gözlenmez. Bu testin sonucu ile pankreasta üretilen insülinin miktarı belirlenerek olası diyabet rahatsızlıklarının erken tedavi edilmesi sağlanabilir. 

Detaylı bilgi almak için bizimle iletişime geçebilirsiniz.

GLUKOZ

Glukoz testi kan dolaşımındaki karbonhidratların parçalanmasıyla oluşan glukoz miktarını ölçmek için kullanılan bir testtir.  Vücut hücrelerinin enerji ihtiyacını karşılayan glukoz kanda normal sınırların dışında seyir etmesiyle başta diyabet gibi çeşitli hastalıklara sebebiyet vermektedir. Besinlerle alınan karbonhidratlar glukoza parçalanıp ince bağırsaklarca emilimi sağlandıktan sonra kan dolaşım sistemine iletilir. Vücuttaki glukozun kullanımı pankreasta üretilen insülin hormonu ile sağlanır. İhtiyacı göre pankreas insülin salgısını artırıp azaltarak dolaşımda ki glukozun miktarını ayarlar. İnsülin hormonu salgısında sorunlar başladığında hiperglisemi veya hipoglisemi gibi şeker rahatsızlıkları görülmeye başlar.

Hiperglisemi nedir?

Yaklaşık 8-10 saat açlıktan sonra yapılan kan testi sonucunda glukozun 126 mg/dL den büyük çıkması durumunda hiperglisemiden bahsedilebilir. Tek başına açlık kan şekeri sonucu tanı koymak için yeterli olmasa da fikir vermesi açısından önemlidir. Hekiminiz glukozun 126’dan yüksek olması durumunda hba1c ile birlikte insulin, homa-ır ve idrarda bakılan mikroalbumin testlerini de isteyerek detaylı araştırmaya girecektir.

Sonucun yüksek seyretmesinin yansıyan birkaç tane belirtisi vardır. Bulanık görme, aşırı su içme, nedensiz kilo kayıpları, ağızda kuruluk, sık sık idrara çıkma, acıkma hissi veya iştahsızlık, terleme, yaraların geç iyileşmesi, yorgunluk hissi, titreme, cinsel istekte azalma veya ereksiyonda güçlük, sık yaşanan enfeksiyonlar, cilt kuruluğu veya kaşıntı gibi şikayetlerin hiperglisemide sıklıkla görüldüğü tespit edilmiştir. Açlık kan şekeri sonucunun yüksek çıkmasının ardından hekiminiz postprandial glukoz yani tokluk kan şekeri sonucunu da görmek isteyecektir. Bunun için yemek yemeye başladıktan iki saat sonra tekrar kan alınarak tokluk şekerine bakılacaktır. Bu ikinci kandaki glukoz miktarı 140 mg/dL nin üzerinde ise hiperglisemi için riskin olduğu düşünülecektir.

Özelikle ailesinde bireylerinde diyabet tanısı konulmuş olanların, 45-50 yaşından büyük olanların ve aşırı kiloya sahip kişilerin glukoz tarama testlerini yaptırmaları sağlıklı bir hayat devam ettirebilmeleri için önem arz etmektedir.

Hipoglisemi nedir?

Kan glukoz miktarının aniden 70 mg/dL’nin altına düşmesi durumunda oluşan hastalıktır. Bir anda soğuk terleme, baş ağrısı, çarpıntı, el ve ayakta soğukluk, halsizlik, yorgunluk, asabiyet veya depresyon gibi birçok durum gözlenebilir. Hipoglisemi hastalarının yanlarında bir iki adet kesme şeker taşımaları anlık glukoz düşüklüğünü önlemede faydalıdır. Hipoglisemi diyabet hastalarında sıklıkla görülen bir durumdur. Kullanılması gereken miktardan fazla alınan diyabet ilaçları hipoglisemiye neden olabilir. Hipoglisemi hastaları aşırı egzersizden ve alkol tüketiminden kaçınmalıdır.

Glukoz testi

Doğru sonuç elde edebilmek için en az 8-10 saatlik açlıkla kan verilmesi ve bu süre içinde su haricinde bir içeceğin tüketilmemesi gerekmektedir. 70 ile 105 mg/dL aralığında çıkacak açlık kan şekeri sonucu ideal bir sonuç olsa da belirtilerin varlığında diğer tarama testlerinin yapılmasında fayda vardır.

DİYABET PANELİ

Diyabet hastalığı, dolaşım sistemindeki kan glukoz düzeyinin yüksek miktarda seyretmesine sebep olan kronik bir hastalıktır. Halk arasında bilinen adı şeker hastalığı olup Hipokrat zamanından bu tarihe kadar varlığı bilinen bir hastalıktır. Diyabet hastalığı Yunanca ve Latince kelimelerden oluşmuştur. Yunanca idrara karışan anlamına gelen diabetes kelimesi ile Latince tatlı anlamına gelen mellitus kelimelerinin birleşimiyle Diabetes mellitus olarak isimlendirilip günümüze kadar bu adla anılmıştır

Diyabet hastalarının pankreası insulin hormonunu üretemeyip görevini yerine getiremediğinden üç ana besin olan yağ, protein ve karbonhidrat metabolizmasının bozulmasına sebep olur. Vücuda alınan besinler glukoz üretimi için parçalanır. Sağlıklı kişilerde pankreas insülin hormonu salgılayarak glukozu hücre içlerine gönderir. İnsülin hormonu eksikliğinde bu görev yerine getirilemeyeceği için hücrelere gönderilemeyen glikoz dolaşım sisteminde artmaya başlayarak hiperglisemiye sebebiyet verir.

Diyabete karşı önlem alınmaz ise çeşitli hastalıklarla karşılaşılacaktır. Gözlerde görme kaybı hatta tamamen görememe, böbrek yetmezliği, kalp rahatsızlıkları gibi durumlar hastalık ilerledikçe kaçınılmazdır. Hastalığa karşı kesin tedavi mümkün olmasa da ilk defa 1921 yılında bulunarak kullanılmaya başlanan İnsülin iğneleri ile hormon eksikliği giderilmektedir. Dünyada yaygınlığı ve giderek artması nedeni ile bu hastalığın tedavisine yönelik çok ciddi araştırmalar yapılmaktadır.

Pre Diabetes (Gizli şeker)

Yapılan laboratuvar tetkikleriyle bu durum kolayca anlaşılabilir. Glukoz sonucunuz 100 ile 125 arasında neticeleniyorsa bir uzman hekime danışmanız da fayda vardır. Yaşam tarzınıza ufak dokunuşlar yaparak (egzersiz ve dikkatli beslenme gibi) Tip 2 ye gidebilecek olan durumu tersine çevirebilirsiniz

Gestasyonel Diabetes (Gebelik diyabeti)

Gebelikle beraber plasentadan salgılanan hormonlar nedeniyle vücut insüline karşı direnç gösterebilir. Gebeliğin ilerleyen aylarında gelişimin gerçekleşebilmesi için üretilen hormonlar daha da arttığında pankreas yeterli miktarda insülini üretemeyebilir. Bu durumda dolaşım sisteminde ki kan glukoz seviyesi artış göstererek diyabet hastalığını ortaya çıkarabilir. Gestasyonel diyabet adı verilen bu durum tedavi edilmediği takdirde erken veya ölü doğum gerçekleşebilir.

Diyabet belirtileri

  • Aşırı susuzluk hissi
  • 24 saat boyunca sık sık idrara çıkma
  • İştahta artış olmasına rağmen nedensiz kilo kaybı
  • Aşırı halsizlik ve yorgunluk hissi
  • Hipertansiyon
  • Sıklıkla tekrarlayan enfeksiyonları
  • Ağızda kuruluk
  • Kurumuş ve kaşınan bir cilt
  • Eller ve ayaklarda uyuşukluk ve karıncalanma oluşması

Yukarıda listelenmiş diyabet belirtileriyle karşılaşılma ihtimali olsa da hiçbir belirti göstermeden de kişide şeker hastalığı tespit edilebilir.

Diyabet riskini azaltmak için öneriler

  • Sigara içiyorsanız vakit kaybetmeden bırakmalısınız.
  • Kahvaltısız güne başlamamalısınız
  • Diyetisyenlerin hazırladığı diyet programına uygulamalısınız.
  • Günün her saatinde bol bol salata tüketmelisiniz.
  • Su tüketimini artırmalısınız.
  • Kepekli veya tam tahıllı ürünleri tercih edin.
  • Gazlı ve şekerli içecekleri tüketiminden kaçının.
  • Çayı ve kahveyi şekersiz tüketin.
  • Ayak sağlığınıza dikkat etmelisiniz.
  • İlaçlarınızı serin yerlerde muhafaza edin ve hekiminizin yazdığı reçeteyi harfiyen uygulayın.
  • Kırmızı et tüketimini azaltın. Beyaz et veya balık tercih edin.
  • Doymuş yağlardan uzak durun. Tercihiniz zeytin yağı olmalıdır.
  • Düzenli egzersiz hareketli yapın. Günde yarım saatlik egzersiz yeterli olacaktır.
  • Düzenli kan şekerinizi ölçün, ölçümlerinizi kaydedin.
  • Tansiyonunuzu ve kolesterollerinizi takip edin.
  • Ve en önemlisi de bir an önce harekete geçin.

Diyabet tanısı

Bu hastalığın belirtileri sizde de mevcutsa daha fazla vakit kaybetmeden hekiminize danışmalısınız. Hastalığın tanısını koymanın en kolay yolu ilgili laboratuvar testlerini yaptırmak olacaktır. 10-12 saat açlıkla sabah saatlerinde vereceğiniz kandan bakılacak birkaç tane testle merakınızı giderebilirsiniz. Hastalığın tespitinde kullanılan testler tek başına istene bildiği gibi hekiminizin tercih etmesiyle panel halinde de istenebilir.

Diyabet Paneli Testleri

  • Açlık kan şekeri
  • Hba1c
  • İnsulin
  • HOMA-IR
  • Mikroalbumin

ÇÖLYAK PANELİ

Çölyak hastalığı genetik bir hastalık olup ince bağırsakta bulunan villusların glutenli besinlere gösterilen alerji ile zarar görerek yok olması durumudur. Glutenin etken maddesi gliadin içeren tahıllardan arpa, çavdar, buğday ve yulaf gibi besinlerin tüketilmesiyle hastalık oluşumu gözlenir. Glutenli besinlere villusların alerji göstermesi olarak tarif etmiş olsak da aslında bağışıklık sisteminin reaksiyon göstermesi nedeniyle otoimmün bir rahatsızlıktır. Glutenli besinlere reaksiyon gösteren bağışıklık sistemi antikor üreterek mücadele eder. Bu mücadele ince bağırsak mukozasındaki villus çıkıntılarına zarar vererek yok eder. Bu durum bağırsak yüz ölçümünde azalmaya neden olacağından besinlerin emiliminde güçlük yaşanır. Hastalık çoğunlukla genetik faktörlerin etkisiyle ortaya çıksa da çevresel faktörlerinde etkisi mevcuttur.

 

Çölyak hastalığı belirtileri

  • Dışkının açık renkli ve kötü kokulu olması
  • Karın bölgesinde şişkinlik ve ağrı
  • Vücutta dengesini sağlamakta güçlük
  • A vitamini eksikliğine bağlı gece körlüğü
  • Demir azlığının oluşturduğu kansızlık
  • Ağız içinde yara oluşumu
  • Diş minelerinde aşınma
  • Dişlerde çürüme
  • Diyabet rahatsızlığı
  • Eklemlerde ve kemiklerde ağrı şikayetleri
  • Deride kalınlaşma (özellikle el üstünde)
  • Menstrüasyon bozuklukları
  • İnfertilite sorunları
  • Depresyon
  • Tiroid yetmezliği

Çölyak hastalığının tedavisi

Glutenli gıda maddeleriyle beslenildiğinde ortaya çıkan bir hastalık olduğundan buğday, arpa ve çavdar gibi tahıllı gıdalardan uzak durmak tek tedavisidir. Sadece tahıl ürünleriyle sınırlı kalmayan gluten bisküvü, hazır çorbalar veya çikolatalar gibi işlenmiş gıdalarda dahi bulunabildiğinden dolayı tüketmeden önce gluten varlığı kontrol edilmelidir. Gluten diyetiyle beraber şikayetlerde hızla azalma görülecektir. Beslenme alışkanlıklardan vazgeçmenin zor olması nedeniyle glutensiz beslenmeye başlanmadan önce çölyak hastalığı tanısı konulmalıdır.

Çölyak hastalığının tanısı

Çölyak hastalığının belirti ve şikayetleri görüldüğünde uzman hekiminizin danışacağı ilk yol laboratuvar testleridir. Bu testlerin olumsuz neticelenmesiyle kesin tanı konuşması için biyopsi gerekecektir. Çölyak hastalığının tanısı için istenen testler şunlardır.

  • Anti Endomisyum IgA Antikoru
  • Anti Endomisyum IgG Antikoru
  • Anti Gliadin IgA Antikoru
  • Anti Gliadin IgG Antikoru
  • Anti Transglutaminaz IgA Antikoru
  • Anti Transglutaminaz IgG Antikoru

Hekiminiz ihtiyaç duyduğunda panel olarak tamamını isteyebileceği gibi tek bir test talebinde de bulunabilir. Çölyak paneli hakkında detaylı bilgi almak için bizimle iletişime geçebilirsiniz.

ANEMİ PANELİ

Anemi kan dolaşım sisteminde bulunan kırmızı kan hücrelerinin eksikliğinden kaynaklanan ve halk arasında kansızlık olarak da bilinen hastalığı ifade etmek için kullanılan kelimedir. Kırmızı kan hücrelerine yani alyuvarlara rengini veren ve oksijenin transferini sağlayan hemoglobinin dolaşım sisteminde yetersiz olma durumu diye de ifade edilebilir. Hemoglobin oksijen taşıma görevini demire bağlanarak sağladığından sıklıkla yaşanan anemi rahatsızlığının sebebi demir eksikliğidir. Demir eksikliğinin en büyük nedeni ise yetersiz ve dengesiz beslenmedir. Anemi rahatsızlıkların yüzde doksanı demir eksikliğine bağlı anemilerdir.

Erkeklerde hemoglobinin 13 g/dL, kadınlarda da 12 g/dL’nin altına düştüğü durumlar için anemi rahatsızlığından bahsedilebilir. Kadınlarda erkeklere göre daha fazla rastlanan anemiye çocuklarda ve bebeklerde de erişkinlere göre daha fazla rastlanır.

 

Demir eksikliğinin belirtileri

Çabuk yorulma ve halsizlik
İş performansında düşüklük
Baş dönmeleri
Kulaklarda çınlama
İştahsızlık
Vücut ısısında azalma, üşüme ve titreme
Cilt renginde soluklaşma
El, bacak ve ayaklarda duyu kaybı
Konsantrasyon eksiliği ve kaybı
Kalpte çarpıntı ve nefes güçlüğü
Asabiyet hali
Tırnaklarda çatlaklar ve kolay kırılmalar
Saç dökülmeleri
Ağız kenarlarında yaralar
Kilo kaybı
Dilde tahribatlar ve şişme oluşumu

Demir eksikliği anemisinin tedavisi

Tedavinin en önemli unsuru hastalığın neden kaynaklandığın tespit edilmesidir. Doğru tanıya varılabilmesi için hasta şikayetleriyle beraber ailesindeki anemi öyküsünün varlığı, kullanılan ilaçlar ve mevcut hastalıklarının da bilinmesinde fayda vardır. Demir eksikliği anemisinin laboratuvar tetkikleriyle tespit edilmesi neticesinde kemik iliği nakli, kan transferi veya demir ilaçlarının kullanılması gibi durumlar uygulanabilir. Demir eksikliği tedavisine başlamadan önce örneğin hasta da ülser rahatsızlığı varsa gerekli tedavinin uygulanması aneminin tekrarlamaması adına önemlidir. Veya adet düzensizlikleri veya adet dönemlerinde aşırı kan kaybeden kadınlarında hormonal bozuklukların giderilerek düzenli adet görmeleri sağlanmalıdır. Kansızlık yaşayan hastaların varsa eğer vitamin b12 eksiklikleri veya folik asit eksiklikleri giderilmelidir. Demir eksikliği anemisinin giderilmesinde kullanılan demir ilaçları oral olarak alınabildiği gibi kas içine de enjekte edilebilir. İlaçların etkisini göstermesi yaklaşık olarak iki ay kadar sürse de depoların dolması bir yılı bulabilir.

Anemi paneli

Anemi(kansızlık) hemoglobin miktarının yaş ve cinsiyete göre dünya sağlık örgütü tarafından kabul edilen kriterlerin altında kalmasıdır. Anemi panelinde demir eksikliği ile beraber anemiye sebep olabilecek diğer faktörler araştırılmaktadır. Vitamin B12 eksikliği veya folik asit eksikliği gibi nedenlerin sebep olacağı aneminin varlığı bu panelde tespit edilebilir.

  • Demir
  • Total Demir Bağlama Kapasitesi
  • Ferritin
  • Tam Kan Sayımı
  • Retikulosit Sayısı
  • Vitami B12
  • Folik Asit
  • Hemoglobin Elektroforezi

MYCOPLASMA VE UREAPLASMA

Mycoplasma ve Ureaplasma yaşadığı bilinen en küçük tek hücreli canlılardır. Mikroorganizmaların içinde bunları farklı kılan en büyük özellik hücre duvarlarının olmamasıdır. Bu özellikleri onlara antibiyotiklerin birçoğuna karşı direnç göstermelerini sağlar. Hücre duvarlarının olmamasından dolayı mikrobiyolojik incelemelerde sıklıkla kullanılan gram boyama incelemesi bu mikroorganizmalarda uygulanmaz.

Tespit edilen 15’ten fazla türü olsa da özellikle üç tanesi insanlar için önemlidir. Bunlar M.pneumoniae, Mhominis ve U.urealyticum’dur. M.hominis ile u.urealyticum adlı türleri üretral hastalıklara sebebiyet verirken, M.pneumoniae zatürre hastalığına sebep olmaktadır. Hücre duvarlarının olmamasının dışındaçok küçük boyutlarının olması ve genetik materyal yönünden zayıf olmaları diğer mikroorganizmaların tespitinde kullanılan mikrobiyolojik yöntemlerle tespitini olanaksız kılmaktadır. Sadece mycoplasma ve ureaplasma varlığını tespit edebilmek için özel çalışmalarak yapılarak sonuç elde edilir.

Mycoplasma ve Ureaplasma bulaşma ve korunma

Mycoplasma ve Ureaplasma cinsel yolla bulaşan bir hastalık olduğundan özellikle çok eşli cinsel yaşamı tercih eden kişilerin korunmasız ilişkilerden sakınması gerekmektedir. İlişki sırasında genital bölgelerde açık yaraların olması bu bakterinin enfekte olma ihtimalini yükseltmektedir. Mycoplasma ve Ureaplasma gibi bakteriler cinsel yolla bulaşan hastalıklar olduğundan şüpheli cinsel ilişkilerden uzak durmalı ve tek eşli cinsel yaşam tercih edilmelidir. Prezervatif kullanımı enfeksiyon riskini azaltsa datam koruma sağlayamadığı durumlarda görülmektedir.

Mycoplasma ve Ureaplasma Tedavisi

Bu enfeksiyona tanı koyabilmek için hastalardan kültür için örnek almak gerekmektedir. Vajinal veya servikal kültür yapılarak doğru sonuç elde edilebilir. Bu enfeksiyonun tespit edilebilmesi için antijen veya antikor araştıran yöntemlerde mevcuttur. Mevcut hücre duvarsız yapısı nedeni ile antibiyotiklerin birçoğuna karşı direnç gösterdiğinden genellikle azitromsin içerikli antibiyotikler ile tedavi edilmektedir. Azitromisin ile tedaviye cevap alınamadığı durumlarda moksifloksasinin, levofaksasin veya metronidazolun kullanarak tedaviye destek verilebilir. İlaç tedavisinden yaklaşık yedi gün sonra test tekrarlanarak kontrol edilmelidir. Şikayetler tamamen yok olsa da bakteri varlığını devam etitiriyor olabilir.

KLAMİDYA

Klamidya, cinsel yolla bulaşan bir enfeksiyon hastalığıdır. Kısırlığın erkekler ve kadınlarda en büyük nedenlerindendir. Cinsel ilişki ile bulaşır ve ayrıca doğum kanalından geçerek anneden bebeğe bulaşabilir. Sinsi bir enfeksiyon hastalığıdır. Pek çok hastada ağrıya ve akıntıya neden olmadığından hasta doktora gitmez. Teşhis edilmesi zor bir hastalıktır. Antibiyotikler ile tedavi edilir. Erken tanısı ve tedavisi çok önemlidir.

 

Klamidya belirtileri nelerdir?

Klamidya sinsi bir şekilde ilerler. Hastalığa yakalanan kadınların dörtte üçünde ve erkeklerin yarısında hiç şikayet olmaz. Hastanın şikayetleri başladığında ise genellikle bakteri vücuda hasar vermiştir.

Erkeklerde en çok görülen şikayetler ;

  • Penis ucunda yanma
  • Peniste akıntı
  • İdrar yaparken yanma
  • Penis ucunda kaşıntı
  • Testislerde ağrı ve şişme şikayetleri görülebilir.

Kadınlarda en çok görülen şikayetler ;

  • İdrar yaparken yanma
  • Vajinal akıntı
  • Karın ağrısı
  • Bulantı
  • Ateş
  • Adet arası kanamalar
  • Cinsel ilişki sırasında ağrı şikayetleri görülebilir.

Klamidyanın kuluçka süresi ne kadardır?

Kuluçka süresi altı ile on dört gün arasında değişebilir. Klamidya enfeksiyonunun belirtilerinin ortaya çıkması halinde yakın geçmişteki korunmasız ilişkilerin sorgulanması gerekir.

Klamidya’dan nasıl korunulur?

Basit yöntemlerle korunmak mümkündür.

  • Tek eşli olmak
  • Çok eşli ilişkiler tercih ediliyorsa muhakkak kondom kullanmak
  • Vajinal duştan uzak durmak
  • Pamujlu kıyafetleri tercih etmek
  • Dar pantolon giymemek

Klamidya nasıl tedavi edilir?

Bu hastalık için antibiyotik tedavisi vardır. Genellikle bu hastlaık 10-15 gün içerisinde tedavi edilmektedir. Azithromycin (Zithromax) oral olarak kullanılan ve bu hastalık için verilen en popüler antibiyotiktir. Çok ciddi enfeksiyon kapmış kadınların hastaneye yatırılıp damardan antibiyotik alması gerekebilir.

Antibiyotik tedavisi süresince cinsel ilişkiye girilmemesi gerekmektedir. Eşinizde de belirti varsa mutlaka kendisi de tedavi olmalıdır. Bu hastalık genelikle belirtisiz seyir ettiği için kişi kendisine bulaştığını kabul etmez ve doktora görünmek istemez. Fakat bulaşma riski çok fazladır ve karşı tarafın da antibiyotik tedavisi alması gerekir.

Klamidya nasıl teşhis edilir?

Hastalığın tespitinde iki laboratuvar testi kullanılmaktadır. İlkinde klamidyanın yerleştiği bölgeden alınan (penis ve cervix) örneklerden bakteri araştırılması yapılır. İkincisinde ise idrar örneğinden antijen araştırılır. Her iki testte doğru örnekleme yapıldığında büyük oranda doğru sonuçlar verir.

Belirtiler bölümünde bahsedilenlerden herhangi birini yaşıyorsanız kendiniz ve partneriniz için cinsel yolla bulaşan testlerin tümünü yaptırmanızda fayda vardır.

Sizinde kendinizle ilgili şüpheleriniz varsa eğer idrar Klamidya Antijen testi yaptırarak merakınızı giderebilirsiniz. Detaylı bilgi için bizimle iletişime geçebilirsiniz.

HPV

HPV(Human Papilloma Virus) HIV virüsünden sonra hem erkeklerde hem kadınlarda, cinsel temas ile bulaşan en yaygın hastalıktır. Cinsel olarak aktif bireylere bu virüsün bulaşma ihtimali ömürleri boyunca yüzde ellidir. Condyloma acuminatum adı verilen siğil şeklinde kitlelerin oluşumna neden olan bu virüs insan genital siğil virüsü olarak da adlandırılır. Enfeksiyona sebep olan yüz yirmi civarında HPV tipi olmasına rağmen, bunlardan yaklaşık olarak kırk tanesi genital bölgeye yerleşir. Bu virüsün dört beş çeşidi insanlarda çok sık görülüp siğil denen lezyonların oluşmasına neden olabilirken, bazıları ise kadınlarda rahim ağzı kanserine neden olmaktadır.  Human Papilloma Virüs enfeksiyonu ile oluşan rahim ağzı kanseri meme kanserinden sonra en çok görülen ikinci kanser türüdür. Oluşan lezyonların çoğu iyi huyludur ve sadece görüntü olarak rahatsızlık verir. bu virüsün 6 ve 11’inci cinsleri genellikle siğil yapar iken, 16 ve 18’inci cinsleri ise siğil ile birlikte kansere sebebiyet vermektedir.   

Human Papilloma Virüs enfeksiyonu çoğunlukla belirti veya semptom vermediğinden virüs ile enfekte olan kişiler hiçbir zaman bu durumun farkında olmazlar. Bu virüs iki üç yıllık zaman dilimi içerisinde hastaların yüzde doksanının vücudundann bağışıklık sisteminin mücadelesi ile atıldığı gözlenmiştir.  Günümüzde yaşanan ekonomik, sosyal ve teknolojik dengelerdeki farklılıklar kişilerin sosyal hayatlarına ciddi olarak etki etmekte ve bunun doğal bir yansıması olarak da cinsel yolla bulaşan hastalıklarda artış görülmektedir.

HPV enfeksiyonu son derece yaygın bir enfeksiyondur. Amerika Birleşik Devletlerindeki bir araştırmaya göre her yıl yaklaşık olarak altı milyon kişinin HPV virüsü ile temas ettiği tespit edilmiştir. Özellikle kadınların yüzde seksene yakınının ömürler süresince en az bir kez HPV virüsüyle temas ettiği bilinmektedir. Ülkemizde de son yıllarda büyük artış gösteren Human Papilloma Virüsüne önlem alınmadığı takdirde ölümcül boyutlara ulaşabileceği bilinmektedir.

Human Papilloma Virüsünden Korunma

HPV virüsü cinsel ilişki yoluyla bulaşan bir hastalık olduğundan cinsel olarak aktif bir yaşantısı olan tüm bireyler bu hastalığın sebep olduğu enfeksiyona karşı risk altındadır. özelikle bazı kişilerde bu risk çok daha fazladır.

  • Hayatının bir döneminde farklı kişilerle cinsel temas kuranlar
  • Cinsel ilişkiye erken yaşta başlayanlar
  • İlişki yaşadıkları bireylerde cinsel yolla bulaşan hastalıkların yaşanmış olması
  • Partnerinin çok eşli bir cinsel yaşamı tercih etmesi

Cinsel yolla bulaşan hastalıklara prezervatif gibi korunma araçları güvenli olsa da Human Papilloma Virüsüne karşı korunma sağlayamayabilir. Bu virüs ilişki sırasında cilt teması ile de geçebildiğinden en etkili korunma tek eşli cinsel yaşamı tercih etmektir. 2006 yılında buluna bir aşı umur vaat etse de hem belli yaş gruplarına uygulanabildiğinden hem de enfeksiyonlu kişilere etki etmediğinden yüksek koruma sağladığın söylemek güçtür.

HERPES SIMPLEKS

Herpes Simplex Virüs halk arasında uçuk virüsü olarak bilinen deride su kabarcıklarına, yaralara ve uçuklara sebebiyet veren bir virüs çeşididir.  Yaralar çoğunlukla yüzde, dudaklarda, burun, ağız içi ve çevresinde görüldüğü gibi genital bölgelerde sıklıkla görülür. Bu virüs enfekte olup yara oluşumu gözlendikten sonra bölgeye en yakın sinir hücrelerine yerleşir. Bağışıklık sistemi zayıflayarak vücut direncinin düştüğü durumlarda benzer bölgelerde uçuk oluşması tekrarlanabilir. Bu enfeksiyonlar ağrılı olarak yenilendiğinden hastaya ciddi rahatsızlıklar vermektedir.Genetik materyali çift sarmallı bir DNA içeren HSV’nin sekiz tip mevcuttur. Sıklıkla iki tipiyle karşılaşılmaktadır. HSV 1 olarak adlandırılan bu tipinde yaralar ağız veya burun çevrelerinde görülür. Genellikle çocukluk döneminde oluşur. Genital bölgeye yerleşerek yaralar oluşturan tipide HSV 2 olarak adlandırılır. Bu nedenle Genital Herpes olarak bilinir. Genç bireylerde daha fazla rastlanır.

Herpes Simplex Tedavisi

Herpes Simplex virüsünün neden olduğu hastalığı tamamen yok eden bir tedavi henüz bulunamamıştır. Bu sebeple virüsün bulaşma yolları bilinmeli ve ona göre hareket edilmelidir. Herpes virüslerinin oluşturduğu enfeksiyonları önlemek çin koruyucu aşıda üretilememiştir. Virüsle temas ederek vücutta yaraların başladığında ise uygulanan birkaç tedavi mevcuttur. fakat bu tedaviler acıyı azaltmak ve yaraların daha kısa sürede iyileşmesi için uygulanmaktadır. Belirtilerin başlamasıyla birlikte yara oluşan bölgelere anti viral kremler birkaç saat aralıklarla uygulanmalıdır. Dudak kremlerini ile çatlamaya engel olunmalı ve dudakların yumuşak kalması sağlanmalıdır. Sık ve yoğun uçuk sorunu yaşayan kişiler oral olarak kullanılan anti viral ilaçlarla tedavi edilmelidir. Genital Herpes enfeksiyonunun tedavisinde etken maddesi asiklovir olan anti viral ilaçlar kullanılmaktadır. Son yıllarda tedaviye famsiklovir ile valasiklovir etken maddeli ilaçlarda eklenmiştir. Yılda ortalama altı kez bu semptomlar tekrarlanıyor ise her gün anti viral ilaç kullanarak virüs baskılama tedavisi uygulanabilir.

Herpes Simplex Tanısı

Herpes Simplex virüsünün neden olduğu kabarcıklardan tanı konuşması mümkün olsa da kesin tanı laboratuvar testleri ile konulabilir. Yara oluşan bölgeden alınacak sürüntü örneği ile kültür yapılarak netice elde edileceği gibi hastadan kan alınarak vücuttaki antikorlar da tespit edilebilir.